AKADEMİK BÜLTEN

GAZİ ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYELERİ DERNEĞİ

YAYIN ORGANI

TEMMUZ 1994/02


İçindekiler:

GENEL KURUL’A GİDERKEN...

AKADEMİK VERİMLİLİK ÜZERİNE (Prof.Dr. Ersin Yurtsever)

DERNEK FAALİYETLERİ

·        Nasıl bir üniversite paneli

·        5 Nisan kararları paneli

KONFERANS

·        Çağdaş Bilimin Kanserle Savaşta Topluma Katkısı

·        Türkiye ve Laiklik

BUNLARI BİLİYOR MUSUNUZ?

OKUYUCU KÖŞESİ


GENEL KURUL’A GİDERKEN...

Değerli Öğretim Üyeleri,

Geçici Yönetim Kurulu’nun son görev günlerinde sizlere 6 ayda neler yaptığımızı özetlemek istiyorum. Öncelikle şunu söylemek gerekir ki oldukça özverili, tam bir dayanışma ve ciddi bir görev anlayışı içinde çalışan, fakülteleri için, üniversitesi için birşeyler yapmak isteyen bir çalışma grubumuz vardı. Bir çalışma odamızın,  bir telefonumuzun ve faksımızın olmaması bizim için problem değildi. Hepsi için de çareler bulundu ve aşağıda bahsedeceğim çalışmaları gerçekleştirme şansını bulduk. Bu arada yalnız başımıza kalmayıp İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyeleri Derneği ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi Öğretim Elemanları Derneği ile de yakın temasımız ve işbirliğimiz devam etti. Dernek bültenini çıkardık; bundan sonra da periyodik olarak çıkmaya devam edecektir. Ben burada bir kez daha Yönetim Kurulunda ve Bülten Kurulunda çalışan arkadaşlarıma teşekkürlerimi tekrarlamak istiyor, onlara sağlık ve başarılar diliyorum.

28.12.1993’den bugüne kadar neler yaptık?

Çalışma programımızda belirtildiği gibi amaçlarımızdan biri olan Üniversite Sorunlarını ülke yöneticilerine duyurmak ve onlarla tartışarak çareler aramak nedeniyle öncelikle bu konuda bir panel düzenlemek istedik ve 17 Şubat 1994’de Cumhurbaşkanımız Sayın Süleyman Demirel’i ziyaret ettik. Kendilerine sorunlarımızı aktardık sonra konuşmacı olarak üniversitemize davet ettik. Bilindiği gibi 7 Nisan 1994’de de “Nasıl bir Üniversite” adlı panelimizi gerçekleştirdik. Sn. Demirel panelimize katılarak üniversite ile ilgili düşüncelerini aktardı. Ayrıca İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyeleri Derneği Başkanı Prof. Dr. Burhan Şenatalar, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Öğretim lemanları Derneği Başkanı Doç. Dr. İnci Gökmen, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden Prof. Dr. Eralp Özgen, Gazi Üniversitesi Eczacılık Fakültesinden Prof. Dr. Ali Esat Karakaya, YÖK Başkan vekili Prof. Dr. M. Ali Kısakürek de değerli fikirleri ve konuşmalarıyla içeriği zengin, çoşkulu bir panel sergilediler.

Üniversite Öğretim Elemanlarının özlük haklarına ilişkin yeni yasa tasarısının TBMM Bütçe Plan komisyonunda gündeme alınması ve Meclise sevki için Meclis Başkan Vekili Sn. Vefa Tanır, Doç. Dr. Mustafa Kalemli, Mecliste grupları bulunan partilerin Başkan ve vekilleri, ziyaret edildi. Yasa tasarısının meclise sevki gerçekleştirildi. Haziran ayı itibariyle, tasarının meclis gündeminde 6. Sıraya yükseldiği öğrenilmiştir. Çeşitli kişi ve kurumların uğraşlarının yanısıra, bizim de bu çabada bir katkımızın olduğunu ümit ediyoruz.

4 Mayıs 1994’de ülkemizin tümünü ilgilendiren ekonomik durum nedeniyle “5 Nisan Kararları” isimli paneli düzenledik. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinden Prof.Dr. Korkut Boratav, SHP Grup Başkanı Prof.Dr. Aydın Güven Gürkan, Merkez Başkanı eski başkanı Prof.Dr. Cafer Tayyar Sadıklar, Gazi Üniversitesi İktisadi İdari bilimler Fakültesinden Prof. Dr. İsmail Bulmuş ve Bilkent Üniversitesi Öğretim Görevlisi Dr. Hikmet Uluğbay konuşmacı olarak katıldılar. Büyük bir kalabalığın sonuna kadar ilgiyle izlediği bu toplantıda son ekonomik kararlar yetkili bilim ağızlarının değerlendirmesi ile aydınlatılmaya çalışıldı. Geçici Yönetim Kurulu olarak, görevimizi devretmeden önce Basın Konseyi Başkanı ve Hürriyet Gazetesi Başyazarı Sn. Oktay Ekşi’yi davet ettik. 14 Haziran 1994’de “Türkiye ve Laiklik” konusundaki konferans büyük bir ilgiyle izlendi.

Derneğimizin bugüne kadar gerçekleştirdiği bu toplantılardaki amacı güncel konularda üniversite öğretim üyelerini bir araya getirmek, onlarla birlikte olmak ve fikir alışverişini sağlamaktı. Yakın bir tarihte yapacağımız Genel Kurulla, görevimizi yeni bir yönetim kuruluna devrederken 6 ay gibi kısa bir zaman içinde amacımıza uygun, siz öğretim üyelerimize layık faaliyetlerimizle bu dönemi kaparken hepinize saygılar sunar, yeni Yönetim kuruluna başarılar dilerim.

Prof.Dr. Övsev Dörtlemez

Gazi Üniversitesi Öğretim Üyeleri Derneği Başkanı


Değerli Üyelerimiz,

Bültenimizin bu ve bundan sonraki sayılarında Üniversi de, bilimsellik ve akademik sorunlar ve öğretim üyelerimizin bu sorunlara bakış açısını irdeleyen, değerli düşün adamlarını konuk etmeyi amaçladık. Bu nedenle bültenimizin bu sayısında Prof.Dr. Ersin Yurtsever ve Kamil Masaracı’yı yazı ve çizgileriyle konuk ediyoruz. Kendilerine bu konuda gösterdikleri ilgi ve duyarlılık için çok teşekkür ederiz.

Bülten Yayın Kurulu


AKADEMİK VERİMLİLİK ÜZERİNE......

Prof.Dr. Ersin Yurtsever

Orta Doğu Teknik Üniversitesi Eğitim Fakültesi

Akademik verimlilik denince akla hemen değerlendirme sorunları gelmektedir. Birtakım ölçeklerin (sayısal ve soyut) oluşturulamadığı durumlarda verimliliğin belirlenmesi de olası değildir. Bu nedenle bu yazıda akademik değerlendirme ve ölçüm yolları konusuna değinmek isterim.

Her ne kadar akademik verimlilik konusundaki fikirler çok eskilere dayanmakta ise de (1), bu kavramların ne oldukları ve bilhassa nasıl ölçüldükleri hala üzerinde tartışılan ve değişik görüşlerin çarpıştığı bir forumu oluşturmaktadır. Bu değişik görüşlerin ortaya çıkmasındaki ana unsur ise akademik özerkliğin farklı şekillerde algılanmasından kaynaklanmaktadır. Bir verimlilik tartışması yapılabilmesi için, ortaya çıkan ürünlerin o çalışmayı gerçekleştiren kişi ve grupların dışındaki tarafsız bir çevrede değerlendirilmeleri gerekmektedir. Bu tarz değerlendirmeler ve akademik özerklik birbiriyle çelişmeyen kavramlardır ve genellikle bu farklılık kabul edildiği halde, bazen kurumların içişlerine veya kişilerin özerkliklerine müdahale olarak da vasıflandırılabilmektedir. Üniversitelerimizin daha ileriye gidebilmeleri için de hem verimliklerinin ölçülmesi gerektiğini ve hem de bu ölçümlerin sonuçlarını kabullenmeleri zorunlu olmaktadır.

Akademik değerlendirme konusunda kullanılan ölçekler üç ana başlık altında toplanabilir; eğitim, temel araştırma ve uygulamalı araştırma. Bu ölçeklerin kullanımları ise kişiler veya kurumlar söz konusu olduğu zaman temelde büyük farklılıklar gösterir. Eğitimin değerlendirilmesi en zor olan noktadır. Kurumlar için kullanılabilecek ölçek, mezunlarının iş bulmadaki başarılarıdır. Fakat Türkiye gibi koşulların son derece çabuk değiştiği bir ortamda bu tarz ölçekler de yanlı olabilmektedir. Anketler vasıtası ile yapılan çalışmalar ise (belki de bilimsel yöntemlerin uygulanmamasından kaynaklanmaktadır) oldukça gerçekten uzak olmaktadır. Hatırlanacağı gibi bir aktüel derginin çalışması sonucu üniversite sıralamalarında olmayan kütüphaneler ve bölümler bulunmaktaydı. Temel ve uygulamalı araştırmaları ise ölçmek göreceli olarak kolaydır.

Genelde kişilerin değerlendirilmeleri, ortaya konan bilimsel ürünlerin subjektif bir gözle yargılanmasından oluşur. Bilhassa bir yarışmanın söz konusu olduğu durumlarda salt istatistiksel verilere dayanarak karar verilemez. Yayınların, atıfların, verilen tezler ve derslerin sayılarını kullanarak akademisyenleri verimlilik veya değerlilik sırasına sokacak sihirli bir formül henüz bulunamamıştır. Uygulanması gereken sağlıklı yöntem, “peer review” denilen ve tarafsız olabilen uzmanlar tarafından gerçekleştirilecek bir değerlendirmedir. Buraya kadar söylediklerim genellikle üniversite camiasında kabul gören görüşlerdir. Bununla beraber uygulamada gözlenen, bu subjektif değerlendirme çatısı altına sığınarak, bilimsellikten uzak ölçütlerle kişiler hakkında olumlu veya olumsuz sonuçlara varılması olmaktadır. En çok yapılan uygulama, -sayı değil, içerik önemlidir- görüşünü savunarak, ortada bilimselliği tartışmaya açık ve az sayıda ürün olduğu halde, olumlu görüş bildirmektir. Sayılarla karar vermenin zor olacağını söylediğimiz zaman, hayatında hiçbir yayın yapmamış kişilerin profesör olmaları gerektiğini değil onbeş yayınla yirmi yayın arasındaki farkın bir anlamı olmadığını vurgulamak istemekteyiz. Ayrıca bu yayınların muhakkak tarafsız bir süzgeçten geçmiş olmaları gerekmektedir. Aile şirketleri halinde çalışan üniversite, fakülte veya bölüm dergilerinde basılan ve kimsenin okumadığı bilimsel(!) yazılarla özgeçmiş dolduranların, bu tarz “içerik” kisvesi altında şu veya bu şekilde ödüllendirilmeleri hem çok ciddi bir hata olmakta hem de yetişen genç kuşaklara kötü birer örnek oluşturmaktadır. Tabii akademik değerlendirmeler yapılırken başka noktaların da gözönüne alınması gerekmektedir. Burada ürün verme frekansı, yayınların hangi dergilerde (bilindiği gibi herkes yurtdışı yayınları ve bilimsel olarak ucuz olan dergileri bulmakta oldukça ustalaşmıştır) ve kimlerle yapıldıkları ile ülkemizin bilimsel hayatına olan katkıları da incelemek durumundadır. Örneğin; bütün yayınlarında doktora hocasının veya başka bir öğretim üyesinin adı geçmekte ise, bu değerlendirme sırasında kesinlikle dikkate almak zorundadır. Benzer bir biçimde çok görülen bir sayısal hata da yurtdışına gittikleri zaman, büyük bir bilimsel sistemin içine sığınıp, bazı sonuçları yazıp, yurda döndükten sonra ise çay içerek vaktini geçirenler olmaktadır.  Bu tarz kişilerin özgeçmişleri oldukça parlak gözükmekle beraber, kanımca akademik verimlilikleri oldukça tartışma götürmektedir. Bütün bunlara ek olarak giderek önem kazanan bir nokta da, yayın sayılarına verilen önem arttıkça yayınların kalitesinde olan genel bir düşüştür. İlk defa ISI kurucusu olan E. Garfield’den okuduğum LPU (the least publishable unit) kavramı yurdumuzda da taraftar bulmaktadır. LPU bir yayını oluşturacak olan minimum bilgiyi tanımlar. Yayın sayısını fazla gösterebilmek için eldeki verileri parçalayıp fazla sayıda yayın haline getirmenin o kişilerin verimliliğinin ölçüsüne olumlu katkıda bulunmaması gerekir.

Kişilerin akademik değerlendirmeleri üzerine düşündüklerimi topladığım zaman içinde bulunduğumuz açmaz ortaya çıkmakta. Sadece sayılara bakarak yapılan değerlendirmenin ne kadar yanlış sonuçlar verebileceğini birkaç noktada özetlemek istedim. Ama sayılardan uzaklaştığımız zaman da, bilimsel olmayan kaygıların çok önemli roller oynadıklarını da inkâr etmek olanaksız. O zaman, yurdumuzda hem bilimselliğin uluslararası ölçeklerini bilen hem de bu ölçekleri kişisel kaygılardan uzak bir biçimde uygulamaya koyacak akademisyenlerin sayısının artması gerekli. Aksi takdirde ister istatistiksel verileri, ister içgüdüleri kullanarak yapılan değerlendirmelerin büyük çoğunluğu yanlış olacaktır.

Kurumların değerlendirmelerine yönelik esaslar ise oldukça farklılıklar göstermektedir ve daha istatistiksel verilere dayanmaktadır, ama yer darlığı nedeni ile bu yazının dışında bırakılmıştır.

(1)        12.10.1975 tarihinde yayınlanan “Mühendishane-i Bern-i Humayun”un Kanunnamesinde günümüz Türkçesine uyarlanmış hali ile şu ifadeler bulunmaktadır.

“Hoca yardımcılığında terfi etmek için konmuş kurallara uymak gerekli ise de, bahsi geçen memuriyetlere tayinlerde sıraya bakılmaksızın layık olanın atanması mümkündür...

Fakat bunların da sıralamaları hoca yardımcıları gibi ise de, yetenekli ve hünerli kişiler var ise sıraya bakılmaksızın bunların tayini Yüksek İrade’ye bağlıdır.”

K.Çeçen ve A.M.C. Şengör, İTÜ  Bilim ve Teknoloji Tarihi Araştırma Merkezi, 1988.


DERNEK FAALİYETLERİ

Nasıl bir üniversite paneli

G.Ü. Öğretim Üyeleri Derneği tarafından 7 Nisan 1994 günü düzenlenen Panel’e G.Ü. Eczacılım Fakültesinden Prof.Dr. Ali Esat Karakaya, İstanbul Üniversitesi Öğr. Üy. Derneği Başkanı Prof.Dr. Burhan Şenatalar, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden Prof.Dr. Eralp Özgen, ODTÜ’den Öğretim Elemanları Derneği Başkanı Doç.Dr. İnci Gökmen ve YÖK Başkan Yrd. Prof.Dr. M.ali Kısakürek konuşmacı olarak katıldılar.

İlk konuşmacı Prof.Dr. Karakaya, 2547 sayılı kanunla getirilen üniversite yönetim sistemindeki başarısızlığın nedenlerini aşağıdaki şekilde özetledi:

-          Getirilen yeni sistemin bazı olumlu yanlarının sistemin kurucuları ve yürütücülerince çoklu standartlar uygulanarak amacından uzaklaştırılması

-          Üniversitelerin disiplin ve itaati öne alan bir yaklaşımla yönetilmeye çalışıldığı ve öğretim elemanlarının yönetime demokratik katılımı engellendiği için, yöneticilerle yönetilenler evrensel ölçülerde bir çalışma uyumunun sağlanamaması, üniversitelerin etkisizleşmesi ve pasifleşmesi

-          Örnek alındığı öne sürülen Anglo-Sakson sisteminde kalitenin denetlenmesi için vazgeçilmez unsurlar olan akademik verimlilik ve akreditasyon gibi kavramların uygulanan sistemde yer almaması

İkinci konuşmacı Prof.Dr. Şenatalar, üniversite etkinlikler ve demokrasi üzerinde durdu ve şunları söyledi:

“1984’lerden beri yaşanan teknolojik atılım ve uluslararasılaşma acımasız bir rekabet ortamı oluşturmuş, buda üniversite kaynakları üzerinde baskı yaratmıştır. Hızlı nüfus artışı nedeniyle bizim bu sorunumuz daha büyüktür. Araştırma üniversitelerimizin lokomotiv işlevidir. Yeni istikrar paketiyle, üniversitelerimizin yetersiz olan kaynakları daha da kısıtlanacaktır. Üniversitelerin organizasyon yapısı kaynakların verimliliğini belirler. Daha iyi üniversitelere kavuşabilmemiz için öncelikle yeni bir üniversite yasasına ve seçimle yönetime ihtiyaç vardır”.

Prof.Dr. Özgen konuşmasında şu noktaları vurguladı:

“2547 sayılı yasayla yapılan en büyük kötülük, üniversite özerkliğinin kaybedilmesi olmuştur. İdari özerklikle desteklenmeyen bilimsel özerklik kâğıt üzerinde kalmaya mahkûmdur. Özerklik üniversite öğrencisini korkudan kurtarma özgürlüğüdür. Türkiye’de araştırma görevlileri ve özellikle sosyal birimler 13 yıldır riziko altındadır. Çernobil olayı sırasında üniversiteye yapılan baskı bunun pozitif bilimler için de geçerli olabileceğini kanıtlamıştır. Demokratik üniversitenin ön koşulu kendi yönetimini kendinin seçebilmesidir.”

Doç.Dr. Gökmen konuşmasında özetle şunları belirtti:

“Sosyal konumumuz geri olup nüfusumuzun % 20’si okur-yazar değildir. Eğitimin birliği ilkesini zedelenmesi ciddi sorunlar yaratmıştır. İmam hatip lise ve ortaokulları hızla artmaktadır. İmam hatip lisesi mezunlarının % 10’u İlahiyat fakültelerinde, yarıya yakını Açık Öğretime devam etmektedir. Yüksek Öğretimde okullaşma oranı % 15 olup öğretim üyesi başına 33 öğrenci düşmektedir. Bu rakam yüksektir. Üniversitelerde çeşitlilik sağlanmalı, öğrencilerin sorunları da dikkate alınarak çareler üretilmelidir.”

Son konuşmacı Prof.Dr. Kısakürek şu noktyaları vurguladı:

“Üniversiteler kavramlar farklı ülke geleneklerinden yararlanılarak oluşturulmaktadır. İngiliz “eğitim ortamı”, Alman “araştırma”, ABD “toplumsal HİZMET”, Fransız “entelektüel kalıp”, Sovyet “üretim faktörü” gibi. 1981 yasasının mutlaka eleştirilecek yanları vardır ancak bu yasa farklı standartlardaki yüksek öğrenim kurumlarını aynı çatı altında toplamak ve üniversiteler standartı oturtmak açısından yararlı olmuştur.

Yüksek öğretim talebinde patlama vardır. Türkiyede olanak bulamayan yurtdışına gitmektedir. Dünyada yüksek öğretim kitle karakteri kazanmıştır. Türkiyede 1 milyona yakın lisans, 50 bin yüksek lisans öğrencisi ve 40 bin dolayında öğretim elemanıyla büyük bir yapı sergilemektedir. Bunların eşgüdümünü, planlamasını gerçekleştirecek ve devletle ilişkisini ayarlayacak bir kuruma ihtiyaç vardır.”

5 Nisan kararları paneli

Derneğimiz tarafından 4 Mayıs 1994 günü düzenlenen panelde hükümetin 5 Nisan ekonomi kararları tartışıldı. 100. Yıl anfisinde gerçekleştirilen panele Bilkent Üniversitesinden Dr. Hikmet Uluğbay, Prof.Dr. Cafer Tayyar Sadıklar, SBF’den Prof.Dr. Korkut Boratav, SHP Meclis grup başkanı Prof.Dr. Aydın Güven Gürkan ve Gazi Üniversitesi İktisat Bölümünden Prof.Dr. İsmail Bulmuş konuşmacı olarak katıldılar. Büyük ilgi gören panelde her konuşmacı iki tur konuştuktan sonra soruları yanıtladı.

Dr. Uluğbay konuşmasında şu görüşleri dile getirdi:

“Ekonomimizin temel sorunu 1988 de % 6 düzeyindeyken 1993 de % 17 ye çıkan kamu sektörü borçlanma gereksinimidir. Bütçenin % 60’ını personel ve faiz giderleri oluşturuyor. Giderlerin kısılması noktasında inandırıcı önlemler alınmamıştır. Diğer yandan Türkiye’de vergi toplanamamaktadır. Vergi sisteminde götürü usulde vergi vardır ancak beyannameye tabi mükellef de filen götürü vergi ödemektedir, çünkü yaşam standardı esası getirilmiştir. Ve beyanname usulüyle vergilendirilen mükellefin % 95 I buna göre vergi ödemektedir. Türkiye bir politikacılar cennetidir, çünkü ülkemizde politikacıların harcama yasalarına pay verme hakkı varken vergi yasalarını geçirmeme olanakları da vardır. Ekonomimizin daha iyi yönetilmesini istiyorsak yapmamız gereken bir şey de kurumlarımıza ve başlarındaki yöneticilere sahip çıkacak onları politikacıların yanlı davranışlarından korumaktır.”

İkinci konuşmacı Prof.Dr. Bulmuşi şu noktaları vurguladı:

“Türkiye izlenen yanlış politikalarla bu noktaya geldi. Vergi gelirlerini artırmayı rededen ve populist politikalardan vazgeçmeyen hükümet açıkların finansmanı için iç borçlanmaya yöneldi. Sonuçta kredi faizleri çok yükseldi ve özel sektör tasarruf piyasasından dışlandı. Ayrıca döviz kuru düşük tutularak dışardan sıcak para çekilmeye çalışıldı. Ancak dış açıkların hızla büyüdüğü ekonomide bunun limiti vardı ve bu limite gelindi. Nüfus artışı düşüldüğünde Türkiyenin reel büyüme hızı yılda % 2,6’dır ve bu çok yetersizdir. Tasarruf oranı % 16–17 ve sermaye/hâsıla katsayısı 6–7 civarına geldi. Bu oranlar veriyken yılda ancak % 3 büyüyebilirsiniz. Hızlı ve istikrarlı gelişme için tasarruf oranı yükseltilmeli, gerçekçi kur politikası izlenmeli, ekonominin bütününü kavrayan bir vergi reformu yapılmalı, kamu ihracat pazarlamasına öncülük edecek kuruluşları yaratmalıdır.”

Üçüncü konuşmacı Prof.Dr. Sadıklar şu noktalar üzerinde durdu:

“Türkiye bundan zor koşulları görmüştür. Örneğin 1980 öncesi, 5 Nisan Kararları hızla ve ödünsüz uygulanmalıdır. Bu kriz özünde bir likitide krizi olup temelinde 1989 da konvertibiliteye zamansız geçiş yatar. 1989’dan sonra ülkeye sıcak parayı çekmek için reel kur enflasyonun altında belirlenmiştir. Bir muhalefet partisi liderinin “hükümetin döviz hesaplarına el koyacağını” söylemesi panik havası yaratarak son krizi körüklemiştir.  Uluslararası rating kuruluşlarının Türkiyenin kredi notunu kırmaya devam etmesini maksatlı buluyorum. Sorunlara Meclis çatısı altında çözüm bulmalıyız. Tasarruflar tekrar bankacılık sistemine çekilmeli ve yabancı sermaye girişi özendirilmelidir. IMF ile anlaşmaya varıldıktan sonra uluslararası bankaların tutumu değişecektir.”

Dördüncü konuşmacı Prof.Dr. Boratav özetle şunları söyledi:

“Krizin gerisindeki kamu açıkları öğesi abartılmaktadır. Çünkü yeni milli gelir serisine oranlandığında açıklar ağırlaşmaktadır. Krizin esas nedeni kambiyo kontrollerinin büyük ölçüde kaldıran ve sermaye hareketlerini serbestleştiren 1989 tarihli 32 sayılı karardır. Bundan sonra dış dengeyi ayakta tutmak için TL nin dış değeri yapay olarak yüksek tutulmuş ve faizler yükseltilmiştir. Son yıllarda Türkiye spekülatif bir borsaya dönüşmüş ve özel firmalar dışardan borçlanmaya yönelmiştir. Krizden çıkmak için finansal liberalizasyon terkedilmeli, sermaye hareketleri üzerinde denetim oluşturulmalı, üniter sistemi esas alan, rantları hedef alan iyice daraltan bir vergi reformu yapılmalıdır. Prof.Dr. Bulmuş’un da belirttiği gibi iç borçlarda konsolidasyon zorunludur. Kamu harcamalarının kısılmasını, kaliteyi düşürüp verimi azaltacağı için kuşkuyla karşılıyorum.”

Son konuşmacı Prof.Dr. Gürkan ise şu noktalar üzerinde yoğunlaştı:

“Her kriz ve istikrar paketi aynı zamanda bir yönetim ve siyaset krizidir. Türkiye bu krizleri çok sık ve haketmediği biçimde yaşıyor. Hatalardan gerekli dersler çıkartılmıyor. Bu krizden çıkarmamız gereken en önemli ders, siyasetin bilimle irtibatının kurulması ve popülizmden uzaklaşılmasıdır. 5 Nisan paketi’nin başarısını öncelikle döviz kurlarındaki gelişme belirleyecektir. Döviz kurlarındaki artış denetlenmezse, bütçe dengeleri de hızla bozulacaktır. Yeni bir paket yaşamak istemiyorsak tasarruf oranını yükseltmeli, KİT sorununu çözmeli, güçlü bir ihracat sektörü oluşturmalıyız. Paket’in en zayıf yanı, toplumun farklı kesimlerinin desteği alınmadan hazırlanmış olmasıdır.”

KONFERANS

Çağdaş Bilimin Kanserle Savaşta Topluma Katkısı

20 Nisan 1994’de ODTÜ Öğretim Elemanları ve G.Ü.  Öğretim Üyeleri Derneği ve ODTÜ Fen Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü’nün katkılarıyla ODTÜ, MM Salonu’nda bir konferans düzenlendi. Konferansın konuşmacısı; 1973 yılında AİTİA Eczacılık Yüksekokulu’ndan mezun olan Prof.Dr. Mehmet Öztürk idi. Halen Fransada kanser moleküler düzeyde araştıran bir laboratuvarın yöneticisi olan Öztürk bu çalışmalarına paralel olarak Marmara Araştırma Merkezi (MAM) Gen Mühendisliği ve Biyoteknoloji Araştırma Enstitüsünde Moleküler Onkoloji Bölümünü oluşturma görevini üstlenmiştir. Konferansın konusu “Çağdaş bilimin kanserle savaşta topluma katkısı” idi. Prof. Öztürk, toplumsal kalkınmada pozitif bilimlerin katkısının çok fazla olduğunu, Türkiye’de bilim konusuna yatırım yapılmasının zamanının gelip de geçmekte olduğunu vurguladı. “Zakkum” ve “Çaylarda radyoaktivite” konusunda bilimsellikten uzak olanların bilimi yendiğini ve bunun yanısıra ülkemizde bilime profesyonel yaklaşımın sözkonusu olmadığına inandığını ifade etti. Kalıtsal kanserlerin yanısıra kalıtsal olmayan kanserlerde de p53 geninin çok önemli bir rol oynadığını ve 1993 yılında yılın molekülü seçilen bu genin son 30 yılda kanserin önceden teşhisi, tedavisi ve kanser ve çevre etkileşmesi konusunda önemli ipuçları verdiğini ve bilimin topluma bu konuda önemli hizmetler sunabileceğini çeşitli ve son derece ilginç örneklerle anlattı. İlerideki sayılarımızda Sayın Prof.Dr. Mehmet Öztürk’ü sizlere daha yakından tanıtmak istiyoruz.

Türkiye ve Laiklik

Basın Konseyi Başkanı ve Hürriyet Gazetesi Başyazarı Oktay Ekşi 14 Haziran 1994’de “Türkiye ve Laiklik” konulu bir konferans verdi. O.Ekşi eğitimin birliği ilkesinin 1950 öncesinde İmam Hatip lise ve Ortaokullarının yaygınlaşmasıyla zedelenmeye başladığını belirtti. Türkiye’de mesleki eğitim verme amacıyla kullanılan İmam Hatip Okulları Sayısının ihtiyacı çok aştığını ve amacından uzaklaştığını vurgulayan Ekşi bütün siyasi iktidarların bugün ortaya çıkan tablodan sorumlu olduğunu belirtti. Anayasanın 24. Madde tartışmalarına değinen Ekşi ANAP’ın da desteklediği önerinin herkese inandığı gibi yaşama hakkı veren maddenin göründüğü kadar masum olmadığını ifade etti.

Bunları biliyor Musunuz?

-          Rektörlük makamının 11.04.1994 tarihli yazısı ile oluşturulan Komisyon 26.04.1994 tarihinde “1994 yılı içerisinde uluslararası literatürde yer alarak Üniversitemizin adını duyuran yayın ve makaleleri teşvik etmek amacıyla verilecek ödüle” başvuru koşullarını belirlemiştir. Ödüle başvuru koşullarını aşağıda veriyoruz.

Ödüle Başvuru Koşulları

1)     Yayınların özgün araştırma makalesi olması

2)     Araştırmaların,

a)     Science Citation Index Source Puplications,

b)     Social Science Citation Index Source Publications,

c)      Art and Humanities citation Index Source Publications’ın 1993 listesinde yer alan dergilerden birinde yayınlanmış olması,

3)     Araştırmanın 1 Ocak 1994–31 Aralık 1994 tarihleri arasında yayınlanmış olması,

4)     Araştırıcının ödüle başvurduğu tarihte Gazi Üniversitesinde çalışıyor olması,

5)     Gazi Üniversitesi dışında diğer kurumlardaki araştırıcılarla birlikte yayınlanan araştırmalarda ilk ismin Gazi Üniversitesinden olması, şartları aranır,

6)     Son başvuru tarihi ve yeri: 15 Mart 1995, Rektörlük

Üniversite Öğretim Elemanları:

“Dini Alet Etmeyin”

İstanbul’daki üniversitelerde görev yapan toplam 1035 öğretim elemanı, dinin politik veya kişisel nüfuz için kullanılmasının inlenmesini, okullardaki din ve ahlak derslerinin zorunlu olmaktan çıkarılmasını istedi.

Bildiri TBMM Başkanı Hüsamettin Cindoruk, Başbakan Tansu çiller, bakanlar ve parti liderlerine 224 profesör, 169 doçent, 111 yardımcı doçent, 98 doktor, 98 öğretim görevlisi, 311 araştırma görevlisi, 21 uzman ve 3 okutmanın imzasıyla gönderildi. Burhan Şenatalar’ın açıkladığı bildiriye göre;

“Ülkemizde çağdaş ve uygar bir yaşamın koşullarının güvence altında tutulması ve toplumsal barış ve huzurun sağlanması için bizler aşağıdaki hususların gecikilmeksizin yerine getirilmesini, Türk halkının siyasi temsilcilerinden talep ediyoruz:

1.      Eğitim ve öğretimin Anayasanın 42. Maddesinde öngörüldüğü üzere çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre yapılmasının sağlanması amacıyla, sekiz yıllık temel eğitim yasasının vakit geçirilmeden kabul edilmesi,

2.      Anayasanın garantisi altındaki din ve vicdan özgürlüğüyle çelişen, okullarda din ve ahlak zorunlu ders sayılmasına ilişkin hükmün değiştirilmesi ve bu dersin zorunlu olmaktan çıkarılması,

3.      Sadece din hizmetleri için eleman yetiştirme amacına yönelik olması gereken imam-hatip okullarının, bu amacı aşan sayıda tutulması politikasına son verilmesi, sekiz yıllık temel eğitim ilkesinin ışığında, bu okulların orta kısımlarının kapatılması ve bunların lise düzeyinde üç yıllık öğretim vermelerinin sağlanması, İslamiyet’te kadınların imamlık yapmak mümkün olmadığına göre, bu okullara kız öğrenci alınmaması,

4.      Bilimsel bilgilerin öğretildiği ilk ve orta öğretim kurumlarında Milli Eğitim Bakanlığı’nca tavsiye edilen kitapların dinsel içerikli olmaması,

5.      Anayasanın 24. Maddesinde açıkça yasaklanmış olan, dinin politik veya kişisel nüfuz amacıyla kullanılması yolundaki davranışlardan kaçınılmaması ve bu tür davranışlara yaptırım uygulanması.”

OKUYUCU KÖŞESİ

Moral değerlerin erozyona uğratıldığı günümüzde aşağıdaki yazının içinizi kıpırtacağını umuyoruz.

Sevginin bittiği günü yakalamak,

Yaşamımızdaki en kötü gelişmeler hangisi? Birdenbire karşılaştığımız felaketler mi? Yoksa süreç içinde alıştıra alıştıra bizi kuşatan olumsuzluklar mı?

Aniden gelen kötü haberler bizde derin izler bırakır. Bir sevdiğimizin ölümü, bir hastalığın ortaya çıkması, bir ihanetin öğrenilmesi, bir veda mektubunun okunması, bir kaza olması, bir istifa ya da işten atılma kararı, bir suç işlenmesi ve bir tutuklama... Bunlar yaşantımızı bıçak gibi keser; bizi sırtımızdan vurur; gafil avlar. Bir de sinsi kötülükler var. Bunlar günlük gelişme sayılmazlar; haber kabul edilmezler. Ani acılar yaratmazlar; en fazla sıkıntı verirler. Yavaş yavaş yaparlar yapacaklarını. Bataklıkta ölüm gibidirler.

Âşık olduğun günü anımsarsın belki; ama aşkının öldüğü günü saptayamazdın. Eski bir dostunla tanıştığın günü bilebilirsin, ama dostunun ne zaman eskidiğini söyleyemezsin.

Çocuğunun doğumu, ilk sözleri, okula başlaması belleğindedir; ama onunla aranıza kuşak farkının ne zaman ve nasıl girdiğini belirleyemezsin. İlk işe girdiğin günkü sevincini ve heyecanını unutmamışsındır; ama ne zaman mesai bitimini iple çekmeye başladığını çıkaramazsın.

Yüreğinizin temiz ideallerle dolu olduğu, neşeli ve iyimser yılların aklındadır; ama zamanla içinin nasıl olup da bencillik ve nefretle kaplandığını çevrendeki çirkinlikleri nasıl görmezden gelmeye başladığına kendin şaşarsın. İpin ucu nerede yitiyor? Her şey nasıl böyle tanınmaz hale geliveriyor?

Bu kent 13 yıl önce geldiğim Moskova mı? Dostoyevski’yi okuyan, Çaykovski’yi dinleyen kaç kişi kaldı. Komsomol’da dürüstlük ve ülkeye bağlılık andı içen gençler şimdi ne yapıyor? Ağız dolusu kahkahalar niye böyle azaldı? Duygusallık ve akıl neden yerini para hırsına ve kurnazlığa bıraktı?

İnsanlar ne zaman mafya çetelerini ve yurtlarını vahşice yağmalanmasına doğal karşılamaya başladılar? Oğullarının çete üyesi, kızlarının fahişe olmasını ne zaman olağan sayar oldular? Ne zaman “gemisini kurtaran kaptan” tekerlemesini dillerine doladılar. İçlerine ne zaman kapandılar? Vurdumduymazlığı ne zaman seçtiler? Ne zaman insanlığı modası geçmiş boş bir kavrama dönüştürdüler?

Ne zaman?

O zamanı bir bulabilsek... o anı bir anlayabilsek... aşklarımızın tükenmeye, dostluklarımızın eskimeye, çocuklarımızın uzaklaşmaya, işimizin sıkıcılaşmaya, yüreğimizin kararmaya başladığı günü bir yakalayabilsek...

Dalgalarla boğuşmaktan denizi göremiyoruz. Oysa yüzümüzü döven dalgaların arkasındaki deniz öylesine engin ve güzel ki...

Hakan Aksoy

Cumhuriyet, 12 Haziran 1994.